Basel 2 nedir?

0
422

Basel komitesi 1975 yılında çalışmalarına başlamıştır.

Çalışmaların esas itibariyle amacı, bankacılık sektörünü sağlam ve güvenilir bir yapıya kavuşturmaktır. Basel 2 çalışmaları, Basel 1 çalışmalarının yetersiz gelmesi ile birlikte 1999 yılında başlamış ve 2004 yılında son halini almıştır. Farklı 2 noktada yenilik getirilmiştir.

1. Operasyon riski dahil edilmiştir

2. Kredi riski hesaplanmasında kredi riski ağırlıkları yerine kredi derecelendirme yaklaşımı getirilmiştir.

Önceki düzenlemelerde ‘yeterli’ sermaye oranı yeterli görülmekte iken, Basel 2 düzenlemesinde buna ilaveten bankaların maruz kaldıkları riski yöneten bir yapıya kavuşturulması amaçlanmıştır.

Riskini iyi yöneten bir banka daha az sermayeye ihtiyaç duyacak, daha yüksek bir kaldıraca sahip olacak ve böylece karlılık oranları yükselecek ve piyasaya güven verecektir.

Basel 2 bankalara konsolide bazda uygulanmıştır. Yani bankayı oluşturan tüm iştiraklerin faaliyetleri de bankanın bilançosu altında konsolide edilmiştir..

Basel 2 temel olarak 3 kısımdan oluşmaktadır.

  1. Minimum sermaye gerekliliği (MSG)
  2. Gözetime dayalı inceleme süreci
  3. Piyasa disiplini

MSG Hesaplaması

Sermaye Yeterlilik Oranı (SYO) kullanılabilir sermayenin risk ağırlıklı aktiflere oranı şeklinde hesaplanmaktadır. Bu oran en az %8 olmalıdır ve tier2 sermaye tier1 sermayenin %100′ü ile sınırlandırılmıştır.

[(Tier1 Sermaye + Tier2 Sermaye + Tier3 Sermaye) / (Risk (Kredi Riski + Piyasa Riski + Operasyon Riski) Ağırlıklı Aktifler)]= 0.08

Tier1 : Ana sermaye (ödenmiş sermaye, dağıtılmamış kar ve yedek akçeler)

Tier2 : Yedekler, yeniden değerleme, kredi karşılıkları, hibrit borç ensttrümanları, sermaye benzeri borç ve piyasa riski için kullanılacak kısa vadeli sermaye benzeri borç kalemleri

Tier3 : Tier1 ve Tier2 sermayenin karışımından oluşan değer

Kredi riskin ölçümünde bankalara 2 metot arasında seçme hakkı verilmiştir.

  1. Harici kredi değerlendirme ile desteklenen standart yaklaşım
  2. Dahili derecelendirme : (internal rating) banka tarafından kullanımı için regülatörün onayı gerekmektedir.

Standart yaklaşım her bir alacak borçlunun kredibilite durumuna göre riskin bir katsayı ile çarpılması ile hesaplanmaktadır. Bunun mümkün olmadığı durumlarda regülatörden onay alınmak suretiyle %100 olarak risk hesaplanabilir.

Dahili Model Yaklaşımında (IRB) bazı asgari koşullar ve şeffaflık zorunluluklarına bağlı olarak belli bir kredi için gerekli olan sermaye gereksinimlerini kendi risk faktörlerini kullanmak suretiyle hesaplanabilir..

Risk faktörleri;

  1. Probability of Default (PD) Temerrüde düşme olasılığı
  2. Loss Given Default (LGD) Temerrüd halinde zarar
  3. Exposure at Default (EA) Temerrüd halinde maruz kalınan risk
  4. Effective Maturity (M) Efektif vade

IRB yaklaşımı ‘unexpected’ (UE) ve ‘expected’ (E) zarar ölçümlemelerine dayanır.

IRB yaklaşımında farklı iki yöntem bulunmaktadır.

  1. Temel Yaklaşım
  2. Gelişmiş Yaklaşım

Piyasa riskinin ölçümlenmesinde 2 metot kullanılmaktadır;

  1. Standart Metot (*) ve
  2. Dahili Metot

(*) ile piyasa riskinin ölçümü beş aşamada beş farklı riskin etkileri etkileri ölçülerek bunların toplamı şeklinde gösterilmektedir.

  1. Faiz oranı riski
  2. Hisse senedi pozisyon riski
  3. Kur riski
  4. Emtia riski
  5. Obsiyon riski

Operasyon Riskinin Ölçümü

Yetersiz yada başarısız süreçlerden, insanlardan ve sistemlerden yada dış olaylardan kaynaklanan zarar riski olarak tanımlanmaktadır. 3 farklı ölçüm metodu bulunmaktadır:

  1. Temel gösterge (Basic Indicator Approach)
  2. Standart yaklaşım (Standardised Approach)
  3. Gelişmiş ölçüm yaklaşımı (Advanced Measurement Approach)

2008 krizinde Basel 2′nin etkisi nasıl olmuştur? Basel 2′nin geleceği ne olacak?

2008 yılında çalıştığım bankada Basel gereği kredi değerlendirme notlarının hazırlanması için bir danışman firma ile anlaşmış ve ilk toplantımızı gerçekleştirmek için yönetim katında toplanmıştık. Başlanacak büyük ve kapsamlı çalışmaya başarı dilemek için Genel Müdürümüz rahmetli Adnan Büyükdeniz salona girdiğinde hepimiz ayağa kalktık. Büyükdeniz bizleri kısaca selamladıktan sonra sözüne soruyla başladı. – Sizce kredi vermek ilim midir yoksa sanat mı? Hepimiz şok olmuştuk. Yıllarca bu işlere kafa yormuş, doktorasını yapmış bir akademisyenin tam da projenin açılış toplantısında böyle bir soru sorması beni rahatsız etmişti. Kendisi sorduğu sorunu cevabını verdi.

– Ben önceleri kredi vermenin ilim olduğunu zannederdim ama sonraları gördüm ki, bu iş ilim değil sanatmış arkadaşlar…

Büyükdeniz aslında bize şu mesajı vermeye çalışıyordu. Regülatör bu çalışmayı bizden istiyor. Bu çalışmayı yapın ama çok da fazla enerjinizi harcamayın diyordu. Ne demek istediğini 2 yıl sonra okuduğum kitapta anladım. Aşağıdaki yazı Costas Lapavitsas’ın Finansallaşmış Kapitalizm : Kriz ve Finansal Müsadere kitabının 58-63. sayfalarından alınmıştır. Bankalar riski değerlendirmek ve uygun düzeyde sermayeyi ellerinde tutabilmek için kendilerinden borçlananlar hakkında bilgi edinmeye ihtiyaç duyarlar. Ana yolcu iktisat, bankaların niteliksel ve niceliksel şekillerde bilgi edindiklerini kabul eder. İlki, borçlularla düzenli iletişim kurulmasını, kişisel ilişkileri, borçlunun faaliyetlerini yürüttüğü yerin ziyaret edilmesini ve şirket yönetim kuruluna personel yerleştirilmesini içerir. İkincisi ise hem şirketlerle ilgili hem de genel olarak piyasalarla ve ekonomiyle ilgili nicel verilerin analizini içerir. ABD bankaları bilgi edinmek için “yumuşak” ve “ilişkilere dayalı” yöntemlerden uzaklaşarak “katı” istatistiklere dayalı tekniklere yönelmelerine neden oldu. Daha özgül olarak bakıldığında bankalar, ipotek ve tüketici kredileri verirken kredi notu yöntemini benimsediler. Bu yöntem, bireysel bir not belirlemesini sağlayan ve istatiksel açıdan istendiği gibi değiştirilebilecek, gelir , yaş, sahip olunan varlıklar gibi sayısal ve demografik bilgilerin toplandığı “mesafeli” teknikleri kapsar. Bireyin kredi notu ancak belli bir eşik değerin üzerinde olursa kredi açılır. Ayrıca bankalar geçmişteki geri ödenmeme oranlarından faydalanan matematiksel tabanlı modeller kullanarak ellerindeki varlıkların temerrüt riskini tahmin etmeye başladılar. Büyük ölçüde geçmiş eğilimlerden dış değerlendirme yoluyla edilen bu tahminler, verilerin işaret ettiği sınırlar dahilinde stres testlerine tabi tutulur. Benzer şekilde bankalar (tarihsel olarak tahmin edilen) varlık fiyatları ile (hisse sendi piyasası fiyatlarından tahmin edilen) oynaklık arasındaki bağıntılara dayanan Riske Maruz Değer (RMD) yöntemlerini uygulamayı öğrendiler. Bu temel üzerinde bankalar, Riske Maruz Günlük Kazançlarını (RMGK) yani ellerinde tuttukları varlıkların değerinin günlük belli bir değerin altına düşme olasılığını tahmin ederler. Sonuçta RMGK’yı kabul edilebilir sınırlar içine getirmek için varlıklarının karışımını yeniden ayarlayabilirler. Çıkarıma dayalı, hesaplama tekniklerinden yoğun bir şekilde faydalanan risk yönetimi “katı” gibi gözükür ve bilimsellik havası taşır. Çıkarıma dayalı risk yönetimi felaketlere gebeydi. Herşeyden önce bağıntıları hesaplamakta geçmiş fiyatların kullanılması, krizlerin karakteristik özelliği olan fiyatların eşi görülmemiş şekilde birlikte hareket ettiği dönemlerde pek de işe yaramaz. Kriz öncesi dönemlerde bilimsel hava verilerek hesaplanan sermaye rasyoları kriz zamanında tepetaklak olmuştur diğer bir deyişle Basel 2 kriterleri hiç bir işe yaramamıştır. (Lehman Brother’s battığında sermaye yeterlilik oranı %46 idi) Buradan hareketle Basel inandırıcılığını kaybetmiştir. Gelecek dönemlerde kaybettiği itibarı geri kazanabilmek adına ne gibi aksiyonlar alacağını hep birlikte göreceğiz..

Haluk ÖNGÖREN
AlbarakaTürk BT Strateji ve Yönetişim Müdürü

Bir Cevap Yazın