Üçüncü Dalga Kitap Özeti

393

İnsanlık ileriye doğru bir sıçrama yapıyor. Toplumsal yaşam, tarihinde şimdiye dek görülmemiş ölçüde altüst olacak ve yeniden düzenlenecek. Farkında bile olmadan, temelden başlayarak yepyeni bir uygarlık kurma yolundayız. Üçüncü dalga da işte tam olarak budur.

Bugüne dek insanlık iki büyük değişim dalgası daha geçirdi. Bunlardan her biri daha önceki kültürleri ve uygarlıkları yok edip yerlerine, daha öncekilerin akıllarına bile getiremeyecekleri yeni yaşam türleri koydu. Birinci değişiklik dalgası -Tarım Devrimi- ancak bin yılda ortaya çıkabildi. İkinci dalga -Sanayi Devrimi-  sadece üç yüzyılda… Bugün tarih çok daha hızlanmış bulunuyor.Üçüncü değişiklikler dalgasının yüzyıldan çok daha az bir süre içinde tamamlanması olasılığı çok yüksektir. Rastlantı sonucu, bu sarsıcı değişiklikler sırasında bu gezegende yaşayan bizler, Üçüncü Dalganın bütün gücünü yaşamımız sırasında üzerimizde hissedeceğiz.

Yeni doğan bu uygarlığın birçok yanı geleneksel sanayi toplumuyla çelişki halindedir. Bir yandan çok daha teknolojiktir, bir yandan da anti-endüstriyeldir.

Üçüncü dalga uygarlığı üreticiyle tüketici arasındaki tarihsel kopukluğu giderecek, yarının, bu ikisini birleştiren ekonomisini oluşturacaktır. Birçok nedenin yanında bu nedenle de, bu uygarlık bizim de biraz akılcı müdahalelerimizle tarihin ilk ve gerçekten insancıl uygarlığı olabilir.

İlk değişiklik dalgasından önce insanların çoğu küçük, göçebe topluluklar halinde yaşarlar ve avlanmayla, meyve toplamakla, hayvancılıkla geçinirlerdi. İşte bu sırada, on bin yıl kadar önce, Tarım Devrimi başladı ve yavaş yavaş tüm yeryüzüne yayılarak köyleri, ekili toprakları ve yeni bir yaşama biçimi oluşturdu.

17. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, bu Birinci Dalga henüz hızını kaybetmemişti ki, Avrupa’da dünya çapında ikinci büyük değişiklikler dalgasına yol açan Sanayi Devrimi başladı. Sanayileşme denilen bu ikinci süreç ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya çok daha çabuk yayıldı. Böylelikle farklı hızları olan iki büyük değişiklik süreci aynı anda yeryüzünü sarmaktaydı.

Bugün birinci dalga hemen hemen durulmuş bulunuyor. Tarımın ulaşmadığı hala bir iki küçük topluluk kalmış olabilirse de, bu büyük değişiklikler dalgası artık gücünü yitirmiştir.

Bu arada, bir iki yüzyıl içinde Avrupa’da, Kuzey Amerika’da ve yeryüzünün bir iki yerinde daha, yaşamı bir devrim yaparcasına değiştiren İkinci Dalga yayılmasına  devam etmektedir. Birçok tarım ülkesi harıl harıl çelik üretme tesisleri, otomobil fabrikaları, dokuma fabrikaları, demiryolları kurmaya çalışmaktadır. Endüstriyalizmin etkileri hala hissediliyor. İkinci dalga gücünü henüz yitirmemiştir.

Şu anda, sanayileşmeyi korumak isteyenlerle, onun yerine başka bir sistem getirmek isteyenler arasında şiddetli bir savaşın süregelmekte olduğunu bir kez kafamıza yerleştirirsek, dünyayı anlamamızı sağlayacak çok değerli bir anahtar, hatta çok daha önemlisi, dünyayı değiştirmemize yarayacak bir araç elde etmiş oluruz.

Endüstriyalizm sadece fabrika bacaları ve seri imalat düzeninden ibaret değildir. İnsan yaşamının her alanına uzanan, çok boyutlu ve zengin bir toplum düzenidir. Birinci Dalganın getirdiği bütün özelliklere karşı çıkmıştır. Büyük fabrikaları meydana getirdiği gibi, tarladaki traktörü,bürodaki yazı makinesini, mutfaktaki buzdolabini da o yapmıştır. Günlük gazeteyi o çıkarır, sinemayı o oynatır, tüneli, DC-3’ü o işletir. Kübizmi, on iki tonlu müziği bize o getirmiştir. Bauhaus binalarını, vitamin haplarını bize o vermiştir. Kol saatini ve oy sandığını o yaygınlaştırmıştır. Daha önemlisi bunların hepsini birbirine bağlamış, sanki bir makine haline getirmiş ve böylelikle dünyanın gördüğü en güçlü, en yaygın toplumsal düzenini, İkinci Dalga uygarlığını yaratmıştır.

İç savaşın nedeni birçoklarının sandığı gibi kölelik ya da gümrük politikası konusundaki görüş ayrılıkları değildir. Çok daha önemli bir nedeni vardı: Bu varlıklı ülkeyi çiftçiler mi, yoksa tek  mi yönetecek? Birinci dalga güçleri mi, yoksa ikinci dalga güçleri mi? Geleceğin Amerikan toplumu tarımcı mı, yoksa sanayici bir toplum mu olacaktı? Kuzey orduları savaşı kazanınca sorun halledilmiş oldu: Amerika Birleşik Devletleri sanayileşecekti. O tarihten bu yana, ekonomide, politikada, toplum ve kültür hayatında tarım gerilemekte ve sanayi ilerlemektedir. İkinci dalga ilerledikçe, birincisi çekilmiştir.

Birinci dalga toplumlarında iş, bütün ev halkının tek bir ekonomik birim halinde bir arada çalışarak, evde ya da tarlada yapılırdı ve üretilen de köyde ya da çiftlikte tüketilirdi. İş ve ev hayatı birbiriyle kaynaşmıştı, iç içeydi.

İkinci dalga İngiltere, Fransa, Almanya ve öbür ülkeleri etkileyince, iş tarladan ve evden fabrikaya taşındı ve karşılıklı bağımlılık düzeyi iyice yükseldi. Artık iş kolektif bir çabayı, iş bölümünü, eşgüdümü, çeşitli yeteneklerin bir araya gelerek bir bütün oluşturmasını gerektiriyordu.

Başarılı olmak, birbirinden çok uzak birçok yerdeki çoğu birbirini hayatta bir kez bile görmemiş binlerce insanın çok iyi planlanmış işbirliğine bağlıydı.

Bütünleştirilmiş bir dünya pazarı yaratma çabasının temelinde, David Ricardo’nun dediği gibi, fabrika işçileri kadar uluslarında işbölümü yapmaları gerektiği fikri yatıyordu. Ricardo yazılarının artık klasikleşmiş bir bölümünde, eğer İngiltere dokumacılıkta, Portekiz de şarapçılıkta uzmanlaşırsa, bundan iki ülkenin de karlı çıkacağını söylüyordu. Böylece her ülke en iyi yaptığı şeyi üretecekti. Uluslararası işbölümü her ulusa ayrı bir rol vererek herkesi zenginleştirecekti.

Ulusun temelinde sanayileşmenin bilinen emri yatıyordu: Bütünleşme çabası. Yalnız bu bütünleşme çabası ulusal devletlerin sınırlarında kesilmiyordu. Sanayi uygarlığı bütün gücüne karşın, dışarıdan beslenmek zorundaydı. Bütün dünyayı bir para sistemi içinde birleştirmedikçe ve bu sistemi kendi çıkarlarına uyacak şekilde kontrolü altına almadıkça ayakta kalamazdı. Üçüncü Dalganın yaratacağı dünyayı anlamak için bu işi nasıl yaptığı çok önemlidir.

Bütünleştirilmiş tek bir dünya pazarı yaratma çabasının başarısı, İkinci Dalganın bütün Avrupa’yı ele geçirmesinden sonra dünya ticaretindeki büyük artışla ölçülebilir.

Sanayileşmiş ülkeler dünya pazarını genişletip bir bütün haline getirmek için çok çalışmışlardır.

Ticaret ulusal sınırların dışına çıkmaya başlayınca, her ulusal Pazar birbirine bağlı olarak bölgesel pazarın, kıta çapında bir pazarın ve İkinci dalga uygarlığını yöneten bütünleştirici seçkinlerin kafalarında tasarladıkları birleşmiş tek bir alışveriş siteminin parçası oluyordu. Tek bir para bütün dünyayı içine alacak şekilde ağlarını örmekteydi.

1492 yılında, Colombus ilk kez Yeni Dünyaya ayak bastığında, yeryüzünün ancak yüzde dokuzu Avrupalıların kontrolü altındaydı. 1801 yılına gelindiğindeyse dünyanın üçte birini onlar yönetiyorlardı.1880 yılında üçte ikisini, 1935 yılındaysa bütün karaların yüzde 85’ini ve nüfusun yüzde 70’ini Avrupalılar denetimleri altına almıştı.

İkinci Dalga toplumları gibi dünya da, bütünleştiriciler ve bütünleşmeye tabi olanlar diye ikiye ayrılmıştı.

Sosyalist yöneticiler ve iktisatçılar, kapitalist meslektaşları gibi, kendi hammaddelerini üretmenin maliyetini, dışarıdan satın almanın maliyetiyle karşılaştırdılar. Önlerine, kapitalist şirketlerin her gün karşılaştığı türden  “kendin mi yapmalısın, satın mı almalısın?” sorunu çıktı. Ve çok geçmeden anlaşıldı ki, bazı hammaddeleri dünya piyasasından sağlamak, bunları ülkede üretmekten daha ucuza mal oluyor.

İkinci dalga uygarlığı dünyayı ulusal devletlere bölüp örgütledi. Dünyanın geri kalan bölümünün kaynaklarına ihtiyacı olduğundan, Birinci dalga toplumlarını ve geri kalan ilkel insanları para sisteminin içine aldı. Dünya çapında bütünleştirilmiş bir piyasa yarattı. Ancak şahlanmış sanayileşme sadece ekonomik, sosyal ve politik bir sistem değildir. O aynı zamanda bir yaşayış, bir düşünüş şeklidir.

İki değişiklik artık sanayi uygarlığının devamını olanaksız kılmaktadır.

Birincisi, artık “doğaya karşı açtığımız savaşta” bir dönüm noktasına gelmiş olmamızdır. Artık biyosfer sanayinin daha fazla saldırısını kaldıramaz. İkincisi, bugüne dek endüstriyel gelişmenin temel dayanağı olan türden, yenilenemeyen bir enerjiye sonsuza kadar güvenemeyiz.

Bu gerçekler teknolojik toplumun sona ermesi ya da enerjinin bitmesi anlamına gelmez. Ancak bundan sonraki bütün teknolojik gelişmelerin yeni çevresel sınırlamalar tarafından biçimlendirileceği anlamına gelir.

Bilgisayarlardan yararlanma işini nereye kadar götürmeliyiz? Çevremize gittikçe daha fazla zeka yükledikçe, bizim düşünme yeteneğimiz, gittikçe daha azalmayacak mı? Peki ya birisi fişi prizden çekiverirse ne olacak? Sağ  kalabilmek için hala yeterli becerimiz olacak mı?

Bilgisayarlar süpermen değildir. Bozulabilirler. Hata yapabilirler…Hem de bazen çok tehlikeli hatalar. Yaptıkları sihir filan değildir. Buna karşı, onlar insanlığın en şaşılacak, etkisi dengeleri altüst eden bir başarısıdır çünkü nasıl İkinci Dalga teknolojisi bizim fikir gücümüzü arttırdıysa, bunlar da bizim düşünme gücümüzü arttırır. Bu artan düşünme gücünün en sonunda bizi nereye götüreceğini de şu anda bilemiyoruz.

Akıllı çevreyle tanışıklığımız artıp, beşikten çıktığımız andan itibaren de konuşmayı bilgisayarlarla öğrenince, onları bugün hayal bile edemeyeceğimiz kadar rahat bir şekil de kullanmaya başlayacağız. Bu makineler yalnız süper teknotratlara değil, hepimize, kendimizi ve dünyayı daha derinlemesine düşünme konusunda yardımcı olacaktır. Bilgisayarlar en gizli bağları bulabilmek için bir sürü veriyi elden geçirebilir, tarayabilir. Bulduğu bu parçacıkları anlamlı bütünler halinde birleştirebilir. Belirli bazı öncüller verilince, alınabilecek çeşitli kararların en uzak sonuçlarını bile saptayabilir ve bunu bir insanın yapabileceğinden çok daha sistemli ve çok daha eksiksiz olarak yapabilir. İnsanlarla kaynaklar arasında o zamana dek hiç dikkat çekmemiş bağları bulup çıkararak bazı sorunlara gerçekten hayal gücünü kullanmayı gerektiren çözümler getirebilir.

Önümüzdeki on beş, yirmi yıl insan zekası, hayal gücü ve sezgisi hala makineden çok daha önemli olmaya devam edecektir. Yine de bilgisayarların kültürümüzde geçerli olan nedensellik kavramını daha derinleştirmemize, karşılıklı bağlılığı daha iyi anlayabilmemize, bölük pörçük verileri ‘’anlamlı’’ bütünler haline getirmemize yardımcı olmalarını bekleyebiliriz.

Bilgisayar bölük pörçük kültürün panzehridir.

Akılllı bir çevre akıllı insanlar yaratır. Haberleşme sisteminin yığınsallığını yitirmesi ve aynı zamanda bilgisayarın önem kazanması, toplumsal belleğimizi de değiştirir. Üçüncü dalga enfosfer’ine sıçrayışı tarih açısından heyecan verici bir olgu yapan, onun yalnızca toplumsal belleği yeniden genişletmesi değil, yeniden yaşama döndürmesidir.  Bilgisayar biriktirdiği verileri bir sürece tabi tuttuğu için tarihte bir örneği daha olmayan yepyeni bir durum ortaya çıkmıştır. Bilgisayar toplumsal belleğin hem kapsamını genişletmekte, hem de onu harekete geçirmektedir. Bu iki işin biraraya gelmesinin itici bir gücü olduğu görülecektir.

İkinci dalga sanayi üretiminin özü, birbirinin tamamıyla aynısı, standartlaştırılmış mallardan milyonlarcasını üretmekti. Üçüncü dalga üretiminin özü ise, bunun tersine, belirli işler için kısmen ya da tümüyle özel olarak geliştirilmiş mallardan azar azar üretmektir.

Sanayi üretimi deyince halk hala durmadan üretmek anlar. Kuşkusuz hala sigara deyince, milyarlarca adet, dokuma deyince, milyonlarca metre, ampul, kibrit, tuğla ya da buji deyince astronomik sayılarla üretiyoruz. Ve yine kuşkusuz, daha bir süre böyle yapmaya devam edeceğiz. Ama bunlar artık daha geri kalmış sanayilerin ürünleridir ve bugün bütün üretimimizin yüzde 5’ini oluştururlar.

Bir sovyet dergisi olan Ctiritique’de bir yazar, “çok gelişmemiş ülkelerin, yani ulusal geliri birey başına 1000 le 2000 Amerikan doları olan ülkelerin daha çok büyük yığınlar halinde üretilen malların üretimine önem verdiklerini, çok ilerlemiş ülkelerinse bilgisayar, uçak, otomasyonla üretim sistemi, yüksek teknoloji boyaları, yüksek teknoloji polimerleri ve plastikleri gibi son derece nitelikli emeğe, masraflı araştırmalara ihtiyaç gösteren kısa kısa süreli üretimlere önem verdiklerini” belirtmektedir.

“Bazı partiler o kadar küçük ki, üretme talimatı verirken miktarını ‘kuş sütü kadar’ diye anlatırız.”

Rand Corporatlon Firmasının yöneticilerinden Robert Anderson’a göre “Pek yakında ısmarlama mal üretimi, büyük partiler halinde mal üretmekten daha zor olmayacaktır. Bugün, istenilen şekillerde biraraya getirmek üzere, modüller oluşturma aşamasını geçmiş bulunuyoruz ve doğrudan doğruya ısmarlama mal üretimi aşamasına yaklaşıyoruz. Tıpkı elbise yapımında olduğu gibi.”Hedef, tüketicinin doğrudan doğruya kontrolü altında, tümüyle sipariş edilen nitelikte, mümkün olduğu kadar az parçalara bölünmüş malların aralıksız üretimi sürecidir.

Önümüzdeki yıllarda iş bulmak çok güçleşebilir ama bunun bütün suçunu bilgisayara yüklemek saflık olur. Kesin olan şu: Önümüzdeki yıllarda hem bürolarda, hem de fabrikalarda büyük değişiklikler olacaktır. Bu iki alandaki devrimler birleşerek topluma yepyeni bir üretim şeklini getirecektir. Böylelikle insanlık büyük bir adım atacaktır. Bu adımla birlikte anlatılamayacak kadar karmakarışık birtakım sorunlar ortaya çıkacaktır. Bu yalnız faal nüfus sayısını, endüstrinin yapısını değil, politik ve ekonomik iktidarın dağılışını, çalışma ünitelerimizin boyutunu, uluslararası işbölümünü, ekonomide kadının rolünü, işin özünü,tüketiciyle üretici arasındaki kopukluğuda etkileyecektir. Hatta çok daha basit bir şeyi, işin ‘nerede’ yapıldığını bile etkileyecektir.

Üç yüzyıl önce tarlasında orak biçen köylüleri gören bir insanın tarlaların boşalacağını, kalabalıkların ekmek parası kazanmak için fabrikaya doldurulacağını düşünmesi için deli olması gerekirdi. Ve deli haklı çıkardı. Bugünde o büyük fabrikalarımızın, gökdelen iş hanlarımızın, daha biz hayattayken boşalacağını, ardiye olarak kullanılacağını, ya da konut haline getirileceğini söylemek de yürek ister. Ama yeni üretim şekli tam da buna imkan veriyor. Yani elektronik temel üzerine oturtulmuş evi, toplumun merkezi yapan bir ev endüstrisi, “bir elektronik köşk.”

İkinci dalga uygarlığı, ev bakımını övmesine karşın, bu işi yapan kişiyi küçümsemiştir. Ev bakımı üretici bir iştir ve çok önemlidir: ekonominin bir parçası olarak kabul edilmelidir. İster kadınlar, ister erkekler tarafından, ister bireyler, ister bir arada çalışan insanlar tarafından yapılsın, ev bakımına değer verilmesi ve güvence altına alınabilmesi amacıyla bu işler için ücret vermeliyiz, bunlara ekonomik bir değer tanımalıyız.

Üçüncü dalga yaklaştıkça, her şeyi birbirine bağlayan ve tutarlı bir sentez haline getiren dünya görüşleri geliştirmek zorundayız.

Yaptığı işin bir anlamı olmasını isteyen, yetki konusunu tartışan, bazı şeyleri nasıl yapacağına kendisinin karar vermesini isteyen işçilere İkinci Dalga sanayilerinde baş belası diye bakılırdı. Oysa üçüncü dalga uygarlığı onlarsız işleyemez.

İkinci dalga uygarlığından uzaklaşmakla, yarının bireyleri arasında şimdi olduğundan daha fazla fark olacaktır. Onların daha büyük bir bölümü çok daha çabuk gelişecek, çok daha genç yaşta sorumluluk yüklenebilecek, farklı koşullara çok daha çabuk uyabilecektir. Otoriteye kuzu kuzu boyun eğmeyeceklerdir. Para isteyecek ve bunu kazanmak için çalışacaklardır. Ama hiçbir zaman yalnız para için çalışmayacaklardır.

Her şeyden önemlisi hayatta denge arayacaklardır: Oyunla iş arasında, üretimle tüketim için üretim arasında, kafa işiyle el işi arasında soyutla somut arasında, öznellikle nesnellik arasında denge. Sonra, kendi kendileri hakkında bugüne kadar gelmiş geçmiş insanlardan çok daha karmaşık bir imajları olacaktır. Üçüncü dalga uygarlığı oluşunca umarız “üstün insan” değil; Geothe’ler, Aristo’lar ya da Hitler yetiştiren bir ırk değil, sadece insan diyebileceğimiz insanlar ve insancıl diyebileceğimiz bir uygarlık yaratacağız.

Siyasal bir sistem yalnız kararlar verip onları uygulamamalıdır. Çapını genişletmeli, ayrı ayrı konularda izlediği politikaları bir bütün haline getirebilmeli, tam zamanında karar verebilmeli ve toplumdaki farklılaşmaya uyabilmelidir. Bunlardan birinde başarısız olması halinde, felakete çanak tutuyor demektir. Artık önümüzde bir ‘sağ’ ya da ‘sol’ sorunu, ‘güçlü’ ya da ‘güçsüz’ lider sorunu yoktur. Karar verme mekanizmasının kendisi bir tehlike haline gelmiştir. Yarının politikası bakımından üçüncü önemli ilkenin amacı karar verme işindeki tıkanıklığı kaldırmak ve bu işi ait olduğu yerlere dağıtmaktır.

Gerçek şu ki, eskisinin kalıntıları üzerine yeni bir uygarlık kurmak, birçok ülkede birden elverişli siyasal yapıların geliştirilmesini gerektirir. Bu zor fakat atılması zorunlu bir adımdır. Kafamızı zorlamamızı gerektirir ve başarıya ulaşması on beş yirmi yıl alabilir.

Koşullar ülkeden ülkeye değişebilir, ama tarihte hiçbir zaman oldukça iyi eğitim görmüş, bu denli çok bilgiyle donatılmış bu kadar çok sayıda insan olmamıştır. Hiçbir zaman bu kadar insan, onlara toplum sorunlarıyla da meşgul olmak için yeterli zaman ve enerji sağlayan bir refah düzeyine ermemiştir. Hiçbir zaman böylesine çok insan seyahat etmek, haberleşmek ve başka kültürlerden de yararlanmak olanağını bulamamıştır. Köklü olmasına rağmen barışçı yollardan yapılacak değişikliklerden karlı çıkacak insanların sayısı da hiçbir zaman bu kadar çok olmamıştır.

Ne kadar aydın olurlarsa olsunlar, seçkinler yeni bir uygarlık yaratamazlar. Bütün insanların katkısına ihtiyaç vardır. Ve insanlar da bu katkıda bulunmaya hazırdırlar. Gelecek kuşağa kadar yepyeni kurumlar ve anayasalar yaratmayı amaç edinirsek, en önemli katkıyı, yani insanları bu sorunları hep birlikte düşünmesini, hayal güçlerini yaratıcılıkta kullanmasını sağlayabiliriz.

Get real time updates directly on you device, subscribe now.

Yoruma kapalıdır.